Alphonse Bertillon: Yüzün Ölçüldüğü An
Gözetim, Beden ve Modern Bakışın Doğuşu
İlham Notu
Bu yazı; insanın bakışla kurulduğu, ölçüyle tanımlandığı ve kayıtla sabitlendiği tarihsel eşiklerden beslenir. Yüzün veriye, bedenin tabloya, kimliğin arşive dönüştüğü anlarda ortaya çıkan düzenin bedelini sorar. EUDOIMONIA ve EUDOIMONIART, tanımlamak yerine tanıklığı; hüküm vermek yerine görmeyi tercih eden bir bakışın izini sürer. Çünkü insan, ancak ölçülmediği yerde derinleşir ve ancak görülmeden bakılabildiğinde kendine yaklaşır.
1880’lerin Paris’indeyiz. Şehir kalabalık, hareketli ve kontrol edilmesi zor. Suç, yalnızca bir eylem değil; aynı zamanda bir kimlik problemi olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar isim vermiyor, geçmişlerini gizliyor, kendilerini yeniden kuruyor. Polis arşivleri düzensiz, fotoğraflar birbirine karışmış. Tanımak ile bilmek arasındaki mesafe açıldıkça, düzen duygusu zedeleniyor.
Tam bu noktada sahneye bir dedektif değil, bir kayıt memuru çıkıyor: Alphonse Bertillon.
Bertillon’un fark ettiği şey basit ama sarsıcıdır: sorun suçluların çokluğu değil, bilginin biçimsizliğidir.
Ve bilgi biçim kazandığında, yalnızca düzen değil, iktidar da şekil değiştirir.
Bedeni Okunabilir Kılmak
Bertillonage sistemi, suçu anlatmaz; bedeni çözer.
Yüz artık bir yüz değildir.
Kulak kıvrımı, burun açısı, çene eğimi…
İnsan bedeni, ölçülebilir ve sınıflandırılabilir parçalara ayrılır.
Ortaya çıkan portrait parlé — konuşan portre — bir temsil değil, bir kayıt nesnesidir. Fotoğraf burada estetik bir araç değil; geleceğe dönük bir tanımlama tekniğidir. İnsan, ilk kez bu kadar sistematik biçimde veriye dönüşür.
Bu an, yalnızca kriminal tarih açısından değil, insanlık tarihi açısından da kritiktir. Çünkü ilk kez birey, kendi hikâyesinden koparılıp tabloların ve ölçümlerin diliyle tanımlanır.
Fotoğraf ve Modern Bakış
Fotoğraf, Bertillonage’ın merkezindedir. Ama bu fotoğraf, hatırlamak için değil; iz sürmek için vardır. Zamanı durdurur, yüzü sabitler, bedeni gelecekteki olasılıklara bağlar. İnsan yaşlanır, değişir; arşivdeki yüz kalır.
Burada modern gözetimin temel paradoksu ortaya çıkar:
Fotoğraf gerçeği yakalar ama aynı anda onu dondurur.
Bu bakış, insanı yaşayan bir varlık olarak değil; takip edilebilir bir form olarak ele alır.
Biyopolitik Eşik
Bu noktada Bertillon, yalnızca bir teknik geliştirici değil; biyopolitik bir dönüm noktasının figürü hâline gelir. Michel Foucault’nun tarif ettiği anlamıyla, iktidar artık yalnızca cezalandıran değil; ölçen, kaydeden, sınıflandıran bir yapıya dönüşür.
Suçlu, ahlaki bir figür olmaktan çıkar; istatistiksel bir nesneye dönüşür.
Ve bu bakış, zamanla suçlularla sınırlı kalmaz.
Bir noktadan sonra mesele suç işlemek değildir.
Mesele, herkesin potansiyel olarak tanımlanabilir olmasıdır.
Bertillonage’nin Ardından
yüzyılın başında parmak izi sistemi devreye girdiğinde Bertillonage terk edilir. Parmak izi daha kalıcıdır, daha kesin bir biyometrik iz sunar. Ama Bertillon’un asıl mirası bir teknik olarak değil, bir düşünme biçimi olarak yaşamaya devam eder.
Bugün yüz tanıma sistemleri, biyometrik taramalar, algoritmik profiller; hepsi bu zihinsel kırılmanın devamıdır. Metropolitan Museum’un Bertillon’un fizyognomik tablolarını “modern yüce” olarak tanımlaması boşuna değildir. Buradaki yücelik estetik değil; ölçülemez olanın ölçülmeye çalışılmasıdır. Bu hem büyüleyici hem de tedirgin edicidir.
Sanat, Bakış ve Gözetim
Sanat tarihi boyunca bakış rejimleri değişmiştir. Rönesans’ta tekil perspektif hâkimken, modern sanat çoğul bakışı savunur. Bertillon’un sistemi ise bakışı tekilleştirir: bir yüz, tek bir anlam kümesine indirgenir. Sanat, çoğaltır; gözetim, daraltır.
Bu yüzden Bertillonage yalnızca polisiye bir yenilik değil; estetik bir kırılmadır da. İnsanı seyir nesnesine çeviren bir bakışın başlangıcıdır.
Bugünden Bakınca
Bertillonage geçmişte kalmış gibi görünür. Ama onun açtığı kapı hâlâ açıktır. Bugün yüzlerimiz ekranlara, hareketlerimiz veritabanlarına, alışkanlıklarımız algoritmalara dönüşürken, Bertillon’un masasındaki soru hâlâ geçerlidir:
İnsan, ne zaman bir varlık olmaktan çıkıp
bir bilgi nesnesine dönüşür?
Bu soru yalnızca güvenlikle ilgili değildir.
Bu, insan olmanın sınırlarıyla ilgilidir.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Bizi tanıyan sistemler çoğaldıkça,
kendimizi tanıma alanımız daralıyor mu?